Mesaj Önizleme 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Röportaj Örnekleri
Kompozisyon Amca
Admin
*******
Admin





Üye Bilgileri

Üye no: 1

Katılım Tarihi :
Dec 2008

Rütbe : Admin

Mesaj Sayısı : 737

Rep Puanı : 9
Şuanki Durumu:  Çevrimdışı




Rep Ver:



Mesaj: #1
Röportaj Örnekleri
Bursaspor.net”in konuğu Kaptan Adnan Örnek
Uğur Çelikkol : Sayın Örnek röportajımıza hoşgeldiniz. Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

1965 yılında Bursa’da doğdum. Eşim gibi ben de spor akademisi mezunuyum. Eşimle üniversitede tanışmıştık. 13 ve 8 yaşlarında iki oğlum var. Bursaspor’la ilk tanışmam ortaokul çağlarımda oldu. 1977 yılında minik takımda oynama başladım. 1986 yılında ilk resmi maçıma çıktım. Yaklaşık 30-31 sene Bursaspor’da görev aldım. 6 yılı kaptan olmak üzere toplam 12 yıl A Takım’da oynadım. 1998 yılında futbolu bıraktım. Futbolu bıraktıktan 1 sene sonra İngiltere’de staj görerek ardından TFF Teknik Direktörlük Diploması almaya hak kazandım. Yaklaşık 8 yıldır da antrenörlük hayatıma devam ediyorum.
Uğur Çelikkol : Bursaspor’da çeşitli pozisyonlarda görev aldınız. Son olarak alt yapıya yönelik çalışmalarınız oldu ve altyapı sorumlusuydunuz. Bir zamanlar Bursaspor’un altyapısı Türkiye’ye damgasını vurmuş bir altyapıydı. Şu andaki altyapı organizasyonu ile o dönemlerdeki altyapıyı karşılaştırır mısınız?

Benim oynadığım dönemlerde takım sayısı daha azdı. Neredeyse hiçbir takımın altyapı organizasyonu yok gibiydi. Yabancı oyuncu kontenjanı sınırlıydı. “Bosman Kanunu” yürürlüğe girmemişti. Bilindiği gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Hollanda’lı futbolcu Bosman’ın açtığı “futbolcular esir değildir” konulu başvuruyu kabul ederek sözleşmesi biten oyuncuların serbest kalmasına karar verdi. Kanunun çıkmasının ardından yabancı oyuncu kontenjanın artması ve ikinci liglerde yabancı oyuncu transferlerinin başlaması ile altyapıdan çıkan oyuncu sayısı azalma gösterdi. Nüfus dağıldı ve şehirler büyüdü. Eskiden Bursa dendiğinde akla ilk gelen sadece Bursaspor olurdu. Bugün ise birçok profesyonel ve amatör ekiplerin altyapı organizasyonları mevcut.

BİZİM NESLİN SON ÖRNEKLERİNDENİM
Ben de altyapıdan yetiştim. Bursaspor’da ilk oynadığım dönemde takımın başında Ömeragiç vardı. Daha sonra Nevzat Güzelırmak ve Basri Ukuşer dönemlerinde de oynamaya devam ettim. Eski dönemlerde Bursaspor’da oynamak bugüne oranla daha basitti. Maddi imkanlar kısıtlıydı ve daha iç içeydik. Futbolcular yüksek rakamlar karşılığı transfer edilebiliyordu. Kulüpler bu etkenlerden dolayı mecburen altyapıya yöneliyorlardı. Bu da altyapıdan daha çok futbolcu yetişmesine sebep oluyordu.Fakat günler geçip dünya globalleştikçe, Avrupa ve Türk futbolu iç içe girince altyapıdan yetişen oyuncusu sayısında azalma oldu. Çeşitli futbol okulları açıldı ve değişik organizasyonlar içine girildi. Bursaspor ise bu geçiş dönemini iyi atlattı. Biz de bu dönemde takımda yer bulan şanslı futbolculardan biriyiz. Altyapıdan yetişip 12-13 yıl gibi uzun bir dönem Bursaspor’a hizmet eden ender futbolculardan biriyim. Benim gibi, altyapıdan yetişip yıllarca kendi takımında oynamış ve daha sonra teknik adamlığa soyunmuş isimler giderek azalıyor. Neslimizin son örneklerinden biriyim.

Uğur Çelikkol : Bahsettiğiniz dönemde altyapıdan yetişen ve sizin de içerisinde bulunduğunuz jenerasyon, gerek Inter-Toto Kupası’nda ve gerekse İstanbul takımlarına karşı iyi neticeler alan bir kadro olarak hafızalarda yer edindi. Fakat sizin jenerasyonunuzdan sonra aynı başarıyı devam ettiren bir altyapı yok gibi…

Şu anda çok iyi bir jenerasyon var. 3 yıl boyunca alt yapı koordinatörlüğü yaptım. Özellikle 1990-92-94-95 ve 1987 doğumlular futbol hayatlarını iyi bir şekilde devam ettiriyorlar. Fakat önemli olan bu çocukların A takımlarda yer alması. Futbolcular yetişiyor ama yukarılarda kendine yer bulması zorlaşıyor. Bizim zamanımızda yabancı kontenjanı sayısı 1 veya 2 idi. Kulüpler altyapıdan yetişen futbolcuları oynatıyorlardı. Bugün yabancı kontenjanındaki artış aradaki uçurumu açtı. İstanbul takımlarının aldığı yabancılar çok daha kaliteli olmaya başladı ve futbolcu maliyetleri arttı. O takımlarda tabii ki altyapıdan gelerek a takımda yer almak daha zor. Bizim altyapımızdan yetişen futbolcular onlara nazaran daha şanslılar. Hasan Bora zamanında yetişen grubun bir öğrencisiyim. Gerçekten bizim jenerasyonumuz müthişti. İşte böyle bir jenerasyon yakalıyorsunuz ve bu oyuncular formayı alıyor ve gidiyor. 6-7… sene sizi taşıyabiliyorlar. Takımın iskeletini kuruyorsunuz ve yanlarına kaliteli yabancı futbolcuları koyarak sıkı bir takım oluşturuyorsunuz. Takım içerisinde yavaş yavaş Bursasporluluk bilincini aşılıyorsunuz ve o futbolcular uzun yıllar beraber oynadıklarından, yanlarına gelen kaliteli yabancılarla birlikte başarılara imza atıyorlar.

Uğur Çelikkol : Yabancı futbolcu sayısının arttırılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son dönemde Fifa, yabancı kuralıyla ilgili bazı önlemler aldı. Geçen seneden itibaren Türkiye liglerinde de bu önlemler uygulanmaya başladı. Her takım kadrosunda 1986 ve daha yukarı yaşlarda 2 tane oyuncu bulundurmak zorunda. Avrupa kupalarında katılacak takımlar için bu rakam 4 e çıktı. 2 tanesi saha içinde, 2 si ise kulübede oturmak zorunda. Bu futbolcular o kulübün ya öz kaynaklarından; ya da ülkenin altyapılarından birinden yetişmek zorunda. Yakında sınırlamalar da geliyor. Eğer bu tip sınırlamalar da gelirse, altyapı organizasyonu biraz daha şekillenecektir diye düşünüyorum.

Uğur Çelikkol : İstanbul takımları bir sürü yabancı futbolcu arıyorlar ve Anadolu takımları bununla mücadele edemiyor. Bir bakıyorsunuz kadroların hemen hemen tamamı yabancı futbolcuyla doluyor ve adaletsizlik oluyor…

Futbol sisteminde yeterince adaletsizlik mevcut. Öz kaynak gelirlerinde ve gelir dağılımında farklar açıldıkça bu adaletsizlikte giderek büyüyor. Avrupa’da hiçbir federasyon bütçe fazlası vermez. Tüm fazlayı altyapı organizasyonlarına aktarır. TFF’da büyük ihtimalle böyle bir çalışma yapıyor. Fatih Terim’le beraber başlayan bu atılımın ilk tartışıldığı dönem bir önceki federasyon oldu. Fakat şimdiki federasyon işleme soktu.. Böylesine bir kaynak, altyapı organizasyonları için büyük fırsat. Aynı zamanda 3-4 yıldır bahsettiğim 13-15 yaş grubu oyuncuların yer aldığı Akademi Ligi nihayet kuruluyor. Bunların yanında, Bursaspor’da da özellikle Levent Kızıl, Hikmet Şahin ve Erkan Körüstan’ın altyapı için verdiği katkıların önemini vurgulamalıyım.

Uğur Çelikkol : 1998 de faal futbolculuğu bıraktınız. Peki daha sonra, sizi futbol antrenörü olmaya iten sebep, altyapıda hoca olarak göreve başlamanıza sebep olan nedir?

ALTYAPI SORUMLUSU OLARAK HIZMET ETTİĞİM İÇİN MEMNUNUM
Bursaspor’da göreve, ilk olarak 1999 yılında Nejat Biyediç Bursaspor teknik direktörüyken başladım. İngiltere’deki altyapı ve üstyapı ile ilgili eğitimimi tamamladıktan sonra Bursa’ya dönerek 2-3 sene A takımda antrenörlüğe devam ettim.. Son olarak Hagi’nin yardımcılığını yapmıştım. Hagi’nin istifasıyla birlikte ben de görevimden ayrıldım. Hagi’nin de yardımlarıyla, Valencia’nın o dönemdeki teknik direktörü Rafael Benitez’in yanında staja başladım. Hagi ile Benitez’in hukuku geçmişe dayanıyor. Hagi Real Madrid’de oynarken, Benitez ise Real Madrid genç takımının başındaymış. Aralarındaki bu dostluğun, benim orada staja başlamamda büyük etkisi oldu. Hagi ile aramızda çok iyi bir diyalog vardı ve hâlâ aynı şekilde devam ediyor. Hagi şu anda futbolun gelişimi, altyapı ile ilgili konularda Fifa ve Uefa projelerinin birkaçında yer alıyor. Valencia’da yaptığım stajın bitmesinin ardından Bursa’ya geldiğimde teknik direktör yine Nejat Biyediç’ti. Sayın Hikmet Şahin benim o günkü oluşumun içinde yer almamı istemişti ve alt yapı sorumluluğu görevini almıştım. O gün, bu görevi kabul ettiğime çok memnunum.

Uğur Çelikkol : Sizin jenerasyondan galiba antrenörlüğe devam eden çok isim yok gibi…

AYBABA İLE ÇALIŞMAYA GÖNÜLSÜZ BAŞLADIM
Söylediğin üzere, çok fazla yok gibi. Aralarında altyapı sorumluluğu yapan bir tek ben varım. Kimse böyle bir görevi üstlenmedi benim jenerasyonumdan. Benden önce Hasan Bora, Beyhan Çalışkan ve Sinan Gür gibi değerli isimler altyapı sorumluluğu yapmışlardı. Altyapıdaki görevimi Samet Aybaba’nın Bursaspor teknik direktörlüğe getirilmesine kadar devam ettirdim. Samet Aybaba geldiğinde de altyapıdaki görevimi bırakmak istememiştim. Çünkü bu tip görevler uzun ve programlı bir çalışma süresi ister. Fakat istemeden de olsa bu görevimden ayrılıp, yardımcı antrenörlük görevine başladım. Bu görevi kabul etmemde; Bursaspor’un içinde bulunduğu konum, biraz yönetim ve başkanın zorlaması, genç çocukların a takımda fazla miktarda bulunması ve Bursa’yı ve takımı tanıyan Bursalı bir yardımcı antrenöre ihtiyaç duyulması çok önemli faktörlerdir. Bu faktörler beni, altyapıdaki görevimden ayrılarak; Samet Aybaba’nın yanında yardımcı antrenörlüğe, gönülsüz de olsam, başlamama sebep oldu.

Uğur Çelikkol : Yani siz esasında altyapıdaki görevinizde devam etmek istiyordunuz. Fakat buna rağmen görevinizden alındınız ve istemediğiniz bir göreve başlatıldınız…

YARDIMCI ANTRENÖRLÜK GÖREVİNİ BEN İSTEMEDİM
Şunu belirtmeliyim ki; bu konuyu hem Sayın Başkan ile hem de Samet Aybaba ile paylaştım. A takım kadrosunda yardımcı antrenörlük istemediğimi açıkça söyledim. Buna rağmen özellikle Sayın Başkan, benim bu görevi yapmam gerektiğini söyledi. Görevi almak zorunda kaldım. Son dönemlere doğru sıkıntılarım baş gösterdi. İşin doğrusu başıma gelecekleri önceden biliyordum. Çünkü Bursaspor’a teknik direktör arayışlarında ismim hep ön plana çıkıyordu. Özellikle altyapıda bayağı verimli çalışmalar yapmıştım. O dönemki kadroda 8 tane altyapıdan futbolcu bulunuyordu. Tabii her şey üst üste geliyor; Federasyon tarafından ödüller veriliyor ve Uefa ‘nın geleceğe yön verecek 10 teknik adam listesine seçiliyordum. Sanıyorum bu gelişmeler ve yükselişim rahatsızlık verdi.

BAŞARILARIM KISKANILIYOR
Bursaspor’la ilgilenen teknik isimlere bunlar rahatsızlık veriyor olabilir. Fakat benim Bursaspor teknik direktör adayı olmam kadar doğal bir şey yok. Futbol yaşamı boyunca sadece Bursaspor’da oynayan birkaç futbolcudan birisiyim. Divan Kurulu üyesiyim ve bu takımda 6 sene kaptanlık yaptım. Avrupa’da çok önemli eğitimler alıp; çok önemli isimlerin yanında stajımı yaptım. Futbol bilgim ve zekam Bursaspor’da teknik direktör adayı olmam için gayet yeterli olduğumu gösteriyor.

Uğur Çelikkol : Genelde, geçmişte izlediğimiz ve tasvip ettiğimiz bir teknik direktör gelse hemen “ekibini de getirdi” derler. Samet Aybaba’da da böyle bir durum söz konusu oldu mu? Eğer olduysa yönetimle karşı karşıya mı kaldılar? Acaba yönetim Aybaba’ya “Siz dışardan antrenör getirmeyin, bizim, sizinle çalışmasını istediğimiz bir antrenörümüz var ve onunla çalışmanızı istiyoruz” gibi bir teklifte bulunmuş olabilir mi?

Teknik direktörlerin kadrolarını yanlarında -ürmeleri kadar doğal bir şey yoktur. Teknik direktörün görevde kalacağı süre açısından kendi ekibiyle beraber çalışması daha olumlu olur. Fakat benim durumumu ele alırsak; görevinde başarılı ve Uefa’nın bile konuştuğu bir ismi yerinden alıp kendi rızası olmadığı halde başka bir yerde göreve başlatıyorsanız, 6 ay gibi kısa süre sonra çeşitli problemlerle karşı karşıya kalmanız muhtemel. İşte bu noktada Bursalı teknik adam-antrenör yetiştirme, onlara yer verme ve daha birçok ilkeyle ters düşmüş oluyorsunuz. Esas sıkıntı da burada.

Uğur Çelikkol : Ve daha sonra kendi kararınızla ayrıldınız…

ONURLU BİR BURSASPORLU OLARAK İSTİFA ETMEM GEREKTİĞİNE KARAR VERDİM
Onurlu bir Bursasporlu olarak, huzurun olmadığı yerde verimin de olmayacağını düşündüm ve görevimden ayrıldım. Bu kararımı Sayın Yazıcı dışında kimseyle paylaşmamıştım. Eğer böyle bir karar alıyorsam kimseyle paylaşmama gerek yoktu. Ben kararlarımı kendim alırım. Açıkçası bu kararımı Bursaspor Başkanı’na bildirdiğimde herhangi bir yorum yapmasını da beklemedim. 2 yıllık daha sözleşmem vardı. Görevden ayrılırken, arkamda 2 yıllık daha devam eden sözleşmemin karşılığı olan bir meblağı da bıraktım. Kayıtsız-şartsız istifa ettim. Samet Aybaba, benimle çok rahat çalıştığını ifade etmiş. Tabii ki bir teknik direktörün yanında yardımcı antrenörlük yapıyorsanız rahat bir ortamda çalışma mecburiyetiniz var. Ve her halükarda gördüklerinizi teknik direktöre anlatmak zorundasınız.

Uğur Çelikkol : Sizin yerinize Ersel Uzgur getirildi. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?

Ersel ile çok iyi bir geçmişimiz var. 5-6 sene aynı odada kalmıştık. Ersel hakkında zaten teknik kadroya dahil edilmesiyle ilgili de bazı söylentiler çıkmıştı. Ben ayrıldıktan sonra yerime Ersel getirildi. Bana göre bazı farklı şeyler söz konusu fakat bunlardan bahsetmek istemiyorum. Her teknik direktörün kendi istediklerini yapma hakkı var. Bunu doğal karşılamak gerekli. Şunu söyleyebilirim ki; başarılı olabilmek için teknik kadro veya yönetimin içinde kulübün menfaatlerini düşünen ve bu menfaatleri sadece 1-2 kişinin sorumluluğuna bırakmayan bir organizasyonun olması gerekli. Eğer bunu sağlayamıyorsanız değişimler kaçınılmaz olur. Bence yönetimler çok daha sağlıklı kurumsal ve idari işler yapmalı.

Uğur Çelikkol : Yeni sezon öncesi ilk antrenman taraftara açık yapıldı. Ve Özlüce’de yapılan bu antrenmanda bazı taraftarlar Aybaba’ya tepkilerini gösterdiler. Acaba bir kısım taraftarın Aybaba’yı kabullenememesinin yanında; sizin de görevden ayrılmanız bu tepkileri arttırmış olabilir mi?

TARAFTARIN TEPKİSİ DOĞAL
Taraftarın, benim kulüpten ayrılmama tepki göstermesini doğal karşılayabilirim. Eğer sen bu şehirde doğmuşsan, 30 yıl yeşil-beyazlı bu formayı taşımışsan, Bursaspor’un en verimli takımında kaptanlık yapmışsan ve Bursaspor’un gelecekteki teknik direktör adaylarından biri olarak gösteriliyorsan; bu takımdan ayrı düştüğünde de tepkilerin gelmesi normal. Biz futbolu bıraktığımızda da veya istifa ettiğimizde de Atatürk Stadı’na maç izlemeye gidiyoruz. Çünkü biz Bursasporluyuz. Başka bir yere gitmiyoruz. Yaklaşık 12-13 sene boyunca sadece Bursaspor’da oynayan 3-4 futbolcudan biriyim.

BEŞİKTAŞI GERİ ÇEVİRDİM
Bir dönem bana Fenerbahçe ve Beşiktaş’tan çok ciddi teklifler gelmişti. Özellikle Beşiktaş, yine o dönem Sayın Yazıcı başkanlık görevinde bulunurken bana çok önemli bir teklifle geldi. Gordon Milne’nin antrenörlüğünü yaptığı Beşiktaş beni kaçıracaktı. Ben Sayın Yazıcı ile bu konu hakkında görüşmeye gittim. Ve bir tek sözüne itimat ederek Bursaspor’la 2 yılık sözleşme imzaladım. Son dönemde istifa ederken tekrar yanına gittiğimde ise o dönemi hatırlatarak : “Hatırlıyorsunuz değil mi? Bana dünyalar kadar para veren Beşiktaş’ı reddedip; sizin tek bir sözünüzle Bursaspor’da kalmıştım” dedim. Benim ufak yaşlardan itibaren tek hedefim Bursaspor’da kaptan olabilmekti. Ben Muradiye’liyim. Çocukluk dönemlerimizde stadın tribünleri betondu. Biz arkadaşlarımızla maça girebilmek için karton satardık. Kartonları satıp stada girer ve maçı seyrederdik. Maç bitiminde ise tekrar kartonları toplar; futbolcuların çıkış yaptıkları kapılara giderek onları izlemeye koyulurduk. Futbola olan ilgim böyle başlamıştı.

İLK TEKNİK DİREKTÖRLÜĞÜMÜ BURSASPOR’DA YAPACAĞIM
Benim ruhumda Bursasporluluk var. 7-8 yaşlarımda karton satarak maçlarını izlemeye koyulduğum Bursaspor’da kaptan olabilmek en büyük hayalimdi. Bursaspor’da oynamak, kaptan olmak, jübile yapmak… Uzun yıllar sadece Bursaspor’da oynayan fakat jübile yapmayan bir oyuncuyum. Hayatımda böyle bir boşluğu hissediyorum. Hedeflerim arasında sadece Bursaspor’da teknik direktörlük yapmak kaldı. Sonuncu olan bu hedefim dışında diğer tüm hedeflerimi gerçekleştirdim. Teknik direktörlük hedefime de çok yakın zamanda ulaşacağıma inanıyorum ve ilk teknik direktörlüğümü Bursaspor’da yapacağıma eminim.

Tolga Çakar : Beraber çalıştığınız yönetimlerden veya Bursaspor câmiasının ileri gelenlerinden, herhangi bir takımın başında teknik direktörlük yapmanız için teklifler aldınız mı?

Tabii ki geldi. Fakat ben altyapının başındaydım ve altyapının Bursaspor’un geleceği açısından çok daha önemli bir organizasyon olduğuna inanıyordum. Bu sebeple gelen teklifleri reddettim. Bir dönem Bursaspor altyapısı ile birlikte Merinos takımının da başındaydım. Merinos takımının sorumluluğu da bendeydi. Merinosspor 2.Lig B Kategorisi’nde mücadele ediyordu. Çok iyi pozisyondaydı ve burada bayağı iyi oyuncular yetiştirmiştik. Son 2 yıl Merinos’u da bıraktım. Bugün Merinos’un geldiği konum da açıkça ortada.

Tolga Çakar : Genç futbolculardan söz açılmışken… Sercan Yıldırım ile yapılan bir röportajda kendisine sorulan sorunun karşılığı olarak Sercan’ın “Fenerbahçe’de oynamak istiyorum” gibi bir cevabı olduğu yazılmıştı. Sizce genç futbolcularımıza gereken değerler anlatılıyor mu ; yoksa ortada bir yanlış anlaşılma mı var?

O röportajı ben de okumuştum. Fakat röportajı yapan arkadaşımızın bu konuyla alakalı kesinlikle şahsi etkisi olduğunu söylemeliyim. Röportaj esnasında Sercan’a : “Fenerbahçe veya Beşiktaş’ta oynar mısın?” diye sormuşlardı. Sercan’da gayet iyi niyetiyle “Oynarım” demişti. Sanırım röportajı yapan kişi bu kısmını keserek koymuş. Biz çocukların Bursasporlulukla ilgili, kulübün tarihini, ilkelerini, taraftarını ve kısacası her şeyini anlatıyoruz. Çocuklar bir başka takım tutsa dahi onları Bursasporlu yapmaya çalışıyoruz. Ailesinden veya çevresinden başka takımlar tutanlar, basında yazılıp-çizilenler çocukları etkileyebiliyor. Yani tüm bunlara rağmen bizim işimizi doğru yapmamız hiç kolay değil. Çocuklar bir başka takıma ilgi duyarken hem Bursasporlu yapıp; hem de Bursaspor’da oynayarak başarılı olmasını sağlamak düşündüğünüzden çok daha zor. Biz bu görevi başarıyla yerine getirdik. Getirmeye de devam ediyorduk. Tabii ki bugüne gelene kadar…

Tolga Çakar : Son dönemde yapılan transferlerde ne kadar etkiniz oluyordu? Transferinde direk etkili olduğunuz bir isim var mı?
BURSASPOR’UN AVRUPA’DAN OYUNCU TRANSFER ETMESİ ZOR DEĞİL
Hayır, pek etkimiz olmuyordu. Ben antrenörlüğe başladığım dönemde scout pozisyonunda çalışıyordum. Pek yardımcılık yaptığım söylenemez. Birçok çalışmam yurtdışından olmuştu. Özellikle yurtdışından çok değerli bazı futbolculara kayıtsız kalındığını olmuştu. 2 yıl önce düzenlenen Afrika Kupası sonrası önerdiğim çok iyi isimler vardı. Fakat bir kulübün yönetimi veya teknik direktörü sürekli değişince maalesef başarıyı yakalayabilecek kadroyu oluşturmanız güçleşiyor. Bursaspor Kulübü benim yaptığım çalışmalardan yararlanarak hareket etseydi, belki de bugün çok daha kaliteli yabancı isimlere sahip olacaktı. Futbolda 6 ay veya 1 yılda çok fazla şey değişebiliyor. Fakat ben her zaman futbolun içinde olmaya devam ediyorum. Kasım gibi dünyanın en büyük kulüplerinden birinde yine dünyanın en büyük teknik adamlarından birinin yanında staja gideceğim. Devamlı futbolun içinde olup; Avrupa’da olduğunuz zaman futbola dair hiçbir ayrıntıyı ve gelişmeyi kaçırmıyorsunuz. Bursaspor’un İspanya, İngiltere, İtalya gibi Avrupa’nın en iyi liglerinden oyuncu transfer etmesi hiç zor değil. Tek sorunu para olarak görmemeliyiz. Önemli olan o portföyü oluşturmak için gerekli çalışmayı yapıp önemli kararlar alabilmek.

Tolga Çakar : Staj yapacağınızı söylediniz. Sizce staj yapma döneminiz bitmedi mi?

Bana göre staj yapma dönemim elbette bitti. Fakat daha önce de belirttiğim üzere futbolda öğrenmenin yaşı yok. Özellikle dünyanın en iyi teknik direktörlerinden biriyle bunu yapacak olursanız öğrenebileceğiniz çok şey olur.

Uğur Çelikkol : Adnan ağabey unutamadığınız maç desem…

Karsluhe ve Trabzonspor maçları… Trabzonspor ile oynadığımız kupa maçıyla ilgili bir şeyler anlatmak istiyorum. Bursa’da oynanan ve 3-0 kazandığımız maçın akşamı bir yemek organize edilmişti. Takımın en iyilerinden biri olmamama rağmen o akşam bu yemeğe mazeretsiz olarak katılmamıştım. Çünkü Trabzon’da nasıl bir ortamla karşı karşıya kalacağımızı az çok tahmin edebiliyordum. Böylesine erken bir kutlama yapmak için bana göre çok erkendi. Esasında yemeğe katılmayarak bir nevi böyle sıkıntılar yaşayacağımızı söylemek istemiştim. Ve sonunda benim ne kadar haklı olduğum açıkça görüldü. İlk olarak maçın hakemi Ahmet Çakar değiştirilip yerine Bülent Yavuz atandı. Daha sonra bize Trabzon’da otel de yer verilmedi. Biz de şehir dışında konaklamak zorunda kaldık. Belediye otobüsüyle stada gitmek zorunda bırakıldık.

Uğur Çelikkol : Bu maçlar ilgili bazı dedikodular da vardı. Trabzon’da golü de attık, durumu 1-1 e getirerek büyük avantaj yakaladık fakat ondan sonrası için herkes bir şeyler söylüyor…

Maça başladık. İlk yarı çok iyi bir maç geçirmiştik ve kupayı aldık diye düşünüyorduk. Ne olduysa ikinci yarı oldu. Önce Yılmaz Vural beni hem iyi oynadığım hem de kilit olan stoper mevkisinden defansın soluna koydu. Ve işte sonrasında hezimet geldi. Eğer bu değişiklik olmasa bana göre maçın sonucu asla öyle olmazdı. Ben görüşlerimi Yılmaz Hoca ile de paylaşmıştım. Tabii ki bunun dışında Nitu ile ilgili ispatı olmayan bazı söylentiler atıldı ortaya. Gerçekten 4. ve 5. gollerde çok büyük hataları olmuştu Rumen kalecinin. Fakat bu tip suçlamaları ispatlayamazsanız sadece söylentiden öteye gitmeyen içi boş laflar olarak kalır. Ben de Nitu denildiğinde herhangi bir yorum yapmak istemem çünkü bilemem. Üst üste goller yiyerek kupayı rakibinize teslim etmek gerçekten üzücüydü. Bursa’da kazandığımız maçın ardından yapılan kutlamaların, düşündüğüm gibi ne kadar erken olduğunu bilmiş ve korktuğum başıma gelmişti.

KARLSRUHE FORMASINI YERE ATTIM
Ve tabii ki Karlsruhe maçı… O dönem takım içinde çok iyi bir kardeşlik vardı. Gerek yönetim; gerekse taraftarla aramız çok iyiydi. Basınla da müthiş bir kenetlenme vardı. Inter-Toto kadrosu denildiğinde insanların tüylerini diken diken eden kadronun kaptanlığı yapmak çok büyük bir gurur benim için. O sene Karlsruhe’yi elesek Uefa’ya katılacaktık. Hatta o sene Inter-Toto’dan Uefa’ya katılan Boerdeux, Inter-Toto Kupası’ndan Uefa Kupası’na katılan ekipler arasında bu kupayı kazanan ilk takım olmuştu. Açıkçası bizler kendi aramızda konuşurken Inter-Toto Kupası’ndan çıkarak; Uefa Kupası’nda çeyrek ve hatta yarı final oynayacağımızı konuşuyorduk. Karlsruhe maçındaki üzüntünün en büyük sebebi de bu maçtan mağlup ayrılmaktan ziyade; öylesine büyük hedeflerin peşinden koşarken biranda hiç planlamadığımız bir yerde son noktayı koymamız olmuştu. Maç berabere giderken ve hatta öndeyken bile sürekli gol arayan taraf bizdik. Penaltılara kalarak eleneceğimiz aklımızın ucundan geçmiyordu. Maç bitiminde Karlsruhe takım kaptanı Alman milli oyuncu bana formasını verdi. Ben de almıştım. Soyunma odalarına doğru giderken gözüm bir anda elimde tuttuğum Karlsruhe formasına ilişti. O formayı bana taşımak ağır gelmişti. O anlık sinirle bir anda formayı yere attım. Birkaç adım attıktan sonra kafamı çevirip arkama baktığımda birçok kişinin o formayı kapma mücadelesi verdiğini gördüm. Taşıdığınız Bursasporluluk ruhu bu tarz küçük ayrıntılarda gizli…

Uğur Çelikkol : En iyi takım arkadaşınız kimdi?

Bursaspor’da oynadığım uzun yıllar boyunca çok iyi arkadaşlarım oldu. Saha içinde özellikle Gançev’le çok iyi anlaşırdık. Sağ bek Ömer Kılıç ve Kishisev ile de iyi uyum sağlardım. Kishisev’in bize çok daha uzun süre katkı sağlayacağını düşünmüştük. Fakat aramızdan erken ayrıldı ve Premier Lig’e gitti. Halen orada oynuyor. Çok kaliteli bir futbolcuydu. Bu saydığım isimlerin yanında sol bek Şaban, Mususi, İbrahim, Baliç, Ercüment, Hayrettin, Tuncay gibi çok savaşan, mücadele eden o günlerdeki tüm Inter-Toto kadrosunu sayabilirim. Biz o zamanlar tüylerimiz diken diken olup, tarif edilemez bir coşkuyla sahaya çıkardık. Bursaspor’un o dönem sahasında maç kaybettiğini pek hatırlamam. Oynadığım dönem boyunca düşme tehlikesi yaşadığımı biran olsun hissetmedim. Her zaman üst sıraları hedeflerdik. Böyle bir takıma 6 yıl kaptanlık yaptığım ve İstanbul takımlarına da çok az yenildiğim için hep övünürüm. Bu ruh hayatımın en büyük parçası.

Uğur Çelikkol : Futbol oynadığınız dönemde en çok sevdiğiniz hocanız kimdi?

Gerçekten çok iyi teknik adamlarla tanıştım. Genç takımda Hasan Bora’nın, Özmetin Erkut’un ve Basri Ukuşer’in büyük emekleri var üzerimde. Daha sonrasında Ömeragiç, Nevzat Güzelırmak, Yılmaz Vural, Nejat Biyediç ve Gordon Milne gibi değerli isimlerle çalıştım. Bu önemli isimlerin de futbolculuk dönemlerimde bana büyük etkileri oldu.

Uğur Çelikkol : Son olarak, bundan sonraki hedefleriniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?

HEDEFLERİME ULAŞTIM
Röportajın başlarında bahsettiğim gibi hayatımdaki en büyük hedeflerime birer birer ulaştım. Bursaspor’da oynamak, kaptan olmak, milli takımda oynamak… Bunların hepsi gerçek oldu. Ve bir tek Bursaspor’da teknik direktörlük yapmak kaldı. Umuyorum en kısa zamanda bunu da başaracağım. Çünkü bunu hak ettiğimi düşünüyorum. En azından taşıdığım çok iyi bir Bursasporluluk ruhumla bunu hak ediyorum. Eski günlerdeki Inter-Toto ruhunun benim teknik direktörlük zamanımda da yaşanacağını düşünüyorum. En büyük hayalim, Bursalılara ve Bursasporlulara kaptanlık yaptığım dönemde yaşattığımız heyecanı ve mutluluğu, teknik direktörlük zamanımda da yaşatabilmek…

Uğur Çelikkol : Bizi kırmayarak, böylesine önemli bir röportajı bizimle gerçekleştirdiğiniz için size teşekkür ediyorum.
Kaynak : BursaSpor.Net
11-16-2009 02:34 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Kompozisyon Amca
Admin
*******
Admin





Üye Bilgileri

Üye no: 1

Katılım Tarihi :
Dec 2008

Rütbe : Admin

Mesaj Sayısı : 737

Rep Puanı : 9
Şuanki Durumu:  Çevrimdışı




Rep Ver:



Mesaj: #2
Cvp: Röportaj Örnekleri
servet kocakaya ile röportaj


Röportaj: Hasan Söylemez/Şark Haber Gazetesi

1973 yılında Bingöl’de dünyaya geldi, ailesinin zorunlu göçleri nedeniyle önce Çukurova’ya, sonra Diyarbakır’a ardından Mersine geçti. Çocukluk yıllarını hep buralarda yaşadı, liseyi bitirip Hacettepe üniversitesini kazandığı zaman hayatı yavaş yavaş değişmeye başladı.



Müzikle ilk üniversite yıllarında tanıştı; ‘’Üniversite öncesinde sesimi çok fazla duyuran bir adam değildim, müziğe üniversite dönemlerimde başladım desek daha doğru olur.’’ Diyor. O zamanlar çok hızlı gelişiyordu, aslında enstrüman çalmakla başlamıştı her şey, enstrümanlara dokununca bir şekilde sesini de keşfetmiş aynı zamanda üretebildiğini de… Hepsi çok yoğun ve hızlı bir şekilde üniversite dönemlerinde gelişiyordu. Aslında sosyal ortamın çok yardım ettiği bir gelişmeydi bu, hızlı yada çabuk ama doğruydu, en azından olgunluk dönemlerinde müzikle tanışması belki işini kolaylaştırmıştı. Zaten küçükken müzisyen olmak gibi bir hedefi de yoktu, olsaydı eğer bilgisayar mühendisliğini kazanmaz belki de konservatuara giderdi. ‘’Çocuk yaşlarda doğru yönlendirilmek gibi, hangi mesleği gerçekten istediğini bilmek gibi eğitim sisteminin bize sunduğu bir şans yoktu, hala da böyle bir bilgiye kimse sahip değil. Bu yüzden tesadüflerle yaşadık, tesadüflerle eğitildik ve tesadüflerle kendi yolumuzu çizdik.’’ Bu ülkenin eğitim sorununu bu şekilde değerlendiriyordu... 1999 yıllarıydı Marmara depremi yeni yaşanmış ve yaralar sarılmaya çalışılıyordu, herkesin yüreği giden bir yakınına ağlıyor onun için ağıtlar yakıyordu. Radyolardan ve televizyonlardan tıpkı lili marlen türküsü gibi gidenlerin yollarını gözleyen bir türkü yükseliyordu. ‘’Keke sesini duymuşam, yoksa keke sen mi geldin, tez mi geldin vay keke’’ Bu türküde Servet Kocakaya belki babasını anlatmıştı ama herkes çok sevdiği birisini onun yerine koyabiliyordu. Artık Keke özleyenlerin türküsü olmuştu… Keke’den sonra üç albüm daha çıkardı Ki zava, Duvar şarkıları ve Pencere. Bu albümlerinde de; gerek besteleriyle, gerek müziğiyle, gerekse ağır bir duruşuyla dinleyicilerinin gönlünü fethetmeyi başarmıştı…

Üniversite yıllarınızda, aileniz tarafından ‘’müzikle uğraşmayı bırak eğitimine devam et’’ diye bir baskı yapılır mıydı?

Onlar zaten müzikle ilgilendiğimi hiç hissetmediler, yani müzikle uğraşmak onlara hissettirdiğim bir uğraş olmadı. Sadece albümü dinleyince öğrendiler müzikle uğraştığımı… Keke albümü onlar için büyük bir sürpriz oldu, şok oldular. Ben biraz sürpriz yapmayı seviyorum her anlamda böyle. Bir şeyi başarmadan, imza atmadan insanlara haber vermeyi sevmiyorum. Çok geç duydular yani.



Pencere albümünüzün dinleyicilerle buluşması biraz uzun olmadı mı?

Şimdi bana bıraksalar ben altı ayda bir albüm yaparım ama bunun ne kadar doğru olduğu tartışılır. Şimdi şartlar belirliyor bu iki albüm arasında ki süreleri. son albüm aslında dört yıl arayla çıktı. Türkiye’de birçok sanatçının yaşadığı bir un kapanı şirket sorunu vardı. Onunla ilgili bir dava süreci yaşadık ondan sonra albümümüzü çıkardık… Albüm yaparken zaten albümlerin ekonomik boyutuyla şirketler uğraşır. Yani en azından benim böyle bir durumum var. Sonuçta biz artık şarkılarımızı üretip onlara sunuyoruz onlarda masraflarını karşılayıp bir şekilde insanlarla buluşturuyorlar.

Bazı kesimlerden ‘’Servet Kocakaya ilk albümünde parayı buldu onun için uzun bir ara verdi’’ diyorlar…

O parayı bende merak ediyorum, nerede acaba? İlk albümüyle para kazanan çok az insan var, zaten biz de ilk albümümüzde çok sağlıklı anlaşmalar yapmadık. Hele ki besteciyseniz, insanlara albümünüzün ulaşması heyecanı size o parayı unutturuyor, hiç anlaşmanızı falanda kontrol etmiyorsunuz. Bizim ilk anlaşmamızda avukatımız bile yoktu, o yüzden öyle bir para yok. Onlara bende rastlıyorum internette ama doğruluk payı sıfır.

Albümlerinizde bestelerin çoğu size ait, şimdi albümlerinizi hazırlarken ille de benim bestelerim olacak diye bir düşünce taşıyor musunuz?

İşte böyle düşünülmesin diye ben araya dışardan bir iki tane şarkı koyuyorum. Evet, aslında sadece kendi şarkılarımda olabilir albümde ama insanlar bu anlamda çok inatçı olmadığımı düşünsünler diye de bir tane türkü yada dışardan bir şarkı albüme koyuyorum. Yani böyle bir iddiamız yok. Üretiyorsanız bunu paylaşmalısınız...

Şu ana kadar kimlere kendi bestelerinizi verdiniz?

Şarkı verme olayı ben de çok rutine dönmüş bir durum değil, yani şarkı yazan satar gibi. Para kazandığımız durumlarda oldu ama hep dostane gelişti. İlkay akaya ya söz müziği bana ait ne fayda diye bir türkümüz vardı verdik. Haluk levent dağlar diye bir şarkımızı okudu, onu öteki albümümüzde de okumuştuk. Ayrıca ben bu gece ölmezsem adlı şarkıyı da Haluk Levent okudu. Alişan iki tane şarkımı okudu, birkaç kişi daha var. Açıkçası çok fazla şarkı vermiş değilim.



Ahmet Kaya’nın Dinle Sevgili Ülkem adlı albümünde de bir şarkı okudunuz. Bu bir Ahmet Kaya hayranlığından mı kaynaklanıyordu yoksa onun dinleyici kitlesini de kendi tarafıma çekeyim diye mi düşündünüz?

Benim bağlama’da çaldığım ilk şarkı, Ahmet Kaya’nın Şafak Türküsü albümünde ‘’Tutuşur Dizelerim’’ adlı parçaydı. Tabiî ki biz o dönem Ahmet Kaya dinliyorduk; çocuktuk, gençtik 12 Eylül döneminin içerde yatan adamlarının yeğenleriydik, kardeşleriydik. Bir şekilde o dönemin ruhunu bizde taşıyorduk. Şimdiki jenerasyon bunu anlayamıyor o dönemden kopuk o kodlar ve şifreler bu jenerasyonda yok… Biz de öyle bir ruh var o dönemin merkezinde de Ahmet Kaya vardır, Zülfü Livaneli vardır, Grup Yorum vardır, Mahsuni Şerif vardır, Şıvan Perwer vardır, Civan Haco vardır… İsimlerini saymakla bitmez, bunlar birer ekoldür, o dönem beslendiğimiz kaynaklardır. Biz üniversiteli olduğumuz dönemde yabacı müziğide takip ettik, rock gruplarını, metal gruplarını ve klasik müziğide dinledik. Bu anlamda zengin bir beslenme dönemi geçirdik. İlk başladığınız nokta çok önemlidir. Ben ilk şarkı söyleyebildiğimi Ahmet kayayla keşfettim. Benim ilkel durumumdur yani ilk adımımdır, bu yüzden bende bir parça olsa da vardır ve benim için çok değerlidir. Servet Kocakaya’nın karakterinde Ahmet Kaya bir benektir, onu asla inkâr etmedim etmeyeceğimde. Ama Ahmet Kaya şarkısı okumak farklı bir durumdur, o albümle biz bir şekilde onun ruhuna onur verdik… Ben o albümde şarkı seçerken herkesin aksine duru ve çok geride kalmış bir şarkıyı seçmek istedim. Zaten insanlar Ahmet Kayanın bütün şarkılarını biliyor ama çok dokunamadıkları ve benim çok sevdiğim bir şarkısını istedik. Yusuf Hayaloğlu’nun yazmış olduğu ‘’bir veda havası’’ sözleriyle ezgisiyle çok etkileyici bir şarkı o yüzden okuduk. Çok hoş oldu ve güzelde tepkiler aldık. Son albümümde de Ay Gidiyor şarkısını okudum.

Yabancı müziğe olan ilginizi biliyoruz, çıkaracağınız yeni albümlerde dinleyicilerinize yabancı bir şarkı ile sürpriz yapmayı düşünüyor musunuz?

Benim bu ülkenin dillerinden öte şarkı söylemek gibi bir amacım yok. Bu ülkenin sınırları içerisinde hangi dil konuşuluyorsa ben o dillerde şarkı üretmek isterim. Yani o dilleri önce öğrenmek ve şarkı söylemek isterim. Lazca, Gürcüce, Arapça, Kürtçe, Zazaca, Türkçe bu dillerin hepsine hâkim olmak isterim, böyle bir rüyam var. Bunları yaparken insanlar, bunun insana ait bir duygu ve tavır olduğunu hissedemiyorlar, hala çok keskin ideolojik bakışlarla bunu ayırt etmeye çalışıyorlar. Bunu hep unutuyorlar; Türkiye seksen yıllık bir ülke değil, Anadolu seksen yıllık bir ülke değil yani bu kadar genç yada bu haritalarla çizilmiş bir ülke değil. Küçük küçük şehirciklere bölünmüş bir ülkede değil, çok daha geniş dümdüz bir yer. Elektriklenmeler ve kültürel bir sirkülasyon olmuş. Gelgitler olmuş, savaşlar olmuş, aşklar olmuş. Tenler, renkler, diller farklıyken bile aşklar buluşmuş. Benim sadece böyle bir duruşum var. Ben nasıl onurumla Türkçe okuyorsam aynı onurumla Kürtçe de okudum. Kürtçeyi bilmiyordum öğrenmeye çalışıyorum işte öğreniyorum.

Bir röportajınızda asimile edilmiş bir kürdüm demişsiniz?

Aslında öyle demeyelim, değişime uğradık diyelim. Türkçe konuşuyoruz, Türkçe düşünüyoruz, Türkçe eğitim alıyoruz. Bu noktadan gocunduğum bir durum yok Türkçeden nefret etme gibi bir durumda yok, şu an bile seninle Türkçe konuşuyorum. Ben ilk Bingöl’den çıktığım zaman çocukluk arkadaşlarımla iletişim kurarken belli bir sıkıntılar yaşıyordum. Onları ilk etapta yaşadık ama çocuk hemen adapte olabilir. İletişim kurmak çok önemlidir, o yüzden ana dilde eğitim yapılması, ana dilde müziğin, sanatın önünün açılması, insanların öz güveninin okşanması, insanların öz güveni tekrar kazanmaları çok önemlidir. Çünkü özgüvenini kazanmış bir toplum daha başarılı olur, kendi bekasını daha iyi sağlar, dimdik durur daha iyi iletişim kurar, savaştan daha çok uzak durur, barışa daha çok yatkındır. Yani her şey özgüvenle ilgilidir. Anadilde eğitim de su içmek kadar doğal bir durumdur, neden insanlar su içer yada yağmur yağdığında şemsiyesini açarsa ana dilde eğitimde bunun gibi doğal bir şeydir. Bunun çok tartışılacak bir tarafı yoktur, bu hakkı alıp vermek konusu zaten saçma sapan bir şeydir bunu vermek zorundasın.

Her şeyi unutun sonuçta insanız, bu dünya insanların dünyasıdır, hareket edebilen canlıların dünyasıdır. Hiç kimsenin bu dünya üzerinde hareket eden bir canlıyı bu topraklardan bu dünyanın her hangi bir kara parçasından ilişiğini kesmeye hakkı yoktur. Ana dilde eğitimde budur ve bu gelişecektir çünkü çiçek gibidir, canlı bir şeydir, yaşamsal bir şeydir kültür. Onu asla öldüremezsiniz soyunu tüketemezsiniz. Bir panda için nasıl örgütleniyorsa bütün dünya bir dil içinde örgütlenmelidir. Umarım Tanrı Kürtçe denen o dilin yeryüzünden tamamen kalkmasını engeller. İnşallah böyle bir şey olmaz ve umarım kendini en yüksek noktaya kadar taşır, dünyanın varlığıyla eşdeğer bir ömrü olur. Bir dildir ben bütün dilleri seviyorum. O dilin içinde mizah, öyküler, destanlar, acılar, ağıtlar, türküler vardır her şey bunları oluşturan kavramlardır. Anadilin önünü kesmek, atom bombasıyla bir ülkeyi yok etmek gibi bir şeydir. Bu anlamda Kürtçe yada Türkçe isim koymamak gerekiyor bütün anadiller yaşamalıdır.

İlk defa Pencere albümünüzde Kürtçe parça okudunuz, Şilele olsun Keke’nin Kürtçeye uyarlanmış şekli olsun, Kürtçe şarkıların devamı gelecek mi?

Şilele çocukluğumuzda dinlediğimiz bir türküydü, Bingöl, Muş bu civarlarda çok okunan bir halay türküsüdür. Onu özellikle o yüzden hatırladığım için okumak istedim. Birde Keke’yi de bir deneme yaptım, onu Kürtçeye çevirmek istedim, Kürtçe bir şiir olarak yazdık. Evet, eksikleri çok ama en azından bu bir yürüyüş, belki gençler bu anlamda bu yapılabilir gibi algılayıp bizi takip edebilirler. Hem müzikal anlamda yeni bir şekil verdik hem sözlerini de Kürtçe olarak sunduk. Kürtçe şarkıların mutlaka devamı gelecek, bu halkaya belki Lazca da katılabilir, Gürcücede katılabilir, Arapçada katılabilir. Bu benim çalışmam ve beslenmemle ilgili ama Kürtçe ve Türkçe olacak bunlar benim repertuarımdan eksik olmayacak.



Şarkılarınızı kimlere okuyorsunuz dinleyici kitleniz genelde kimlerden oluşuyor?

Bu anlamda önemli bir anketimiz yok ama her kesimin dinlediğinden eminim. Müziğime bir isim koyma taraftarı değilim ama popüler kültürün içerisinde popüler müziktir. Herkes pop müzik falan diyor ama biz popüler müziğin içinde bir noktayız. Onun içinde cereyan ediyoruz eğer o filtreden bizde aşağı süzülürsek türküleşebiliyoruz. O anlamda gelenekselleşebilen bir tarz da diyebiliriz.

Genelde şarkılarınızın birer öyküsü vardır, Pencere albümünüzde sizi en çok etkileyen hangisiydi?

Doğum Gününde ezgisi benim adıma farklı bir çalışmaydı. Benim doğum günüm Mahsuni Şerif’in de toprağa verildiği gündü, bu benim için önemli bir milat ve bunu bir şekilde yorumlamam gerekiyordu. Bir şey başlamış ve başka bir şeyde bitmiştir o noktada. Hayat bu, sirkülasyondan bahsetmeye çalıştığım bir şey. Evet, orada bir kadın var doğru ama o kadın orada yok gibi, başka bir şey anlatıyorum. Güncel konulara ve sorunlara da parmak basmaya çalışıyorum. ‘’Göçlere tok bir kent gibi mağrur durursun’’ İstanbul’un artık o şişkin, bitkin halinden bahsediyorum. Doğum gününü kutlayan bir adamın bu sorunlara parmak basması da… Benim gibi bir adam doğum günü kutlarsa böyle kutlar, bu benim işte. Benim öykülerimde fantezi yok mudur elbette vardır, zaten sanat budur yani gerçeğin üstüne mutlaka oturacak bir balon koymalısınız, o balona tutunup biraz yükselebilmeli o hikâye. Bizimkide işte öyle bir şey, her şeyiyle gerçek, somut hikâyeler yaratmakla ilişiğinizi kesebilir. Bu sanatın içerisinde mutlaka fantezide vardır. Onu mutlaka bir yerinde barındırmalısınız çocuk bir tarafınız olmalı yani. Yalan söyleyen hayal gören, bakkala ekmek almaya giderken birden kendini başka bir diyarda bulan küçük bir çocukta olabilmelisiniz.

Peki, Pencere albümünüzde beklediğinizi bulabildiniz mi?

Tabi fazlasıyla, aslında ben biraz ürküyordum çünkü dört yıl ara verdim buna rağmen çok iyi bir ilgi aldı. O anlamda mutluyuz, en azından konserlerden bunu fark edebiliyoruz. Konserlerimizden ve dinletilerimizden bu albümün nerede olduğunu anlayabiliyoruz. O yüzden mutluyuz.

Batmanda konser verecektiniz iptal edildi.

Evet, kadınlar günü dolayısıyla bir konserimiz vardı. Orada bir olay oldu 3 tane polis hayatını kaybetti. Öyle bir durumda konser yapmak doğru olmazdı. O yüzden hem o dernek hem de bizim ortak aldığımız bir karadı, ölenlerinde toprağı bol olsun. Bingöl, Elazığ ve Erzincan da konserlerimiz olacak

Bingöllü hemşerileriniz için neler söyleyeceksiniz? Biliyorsunuz sizi çok seviyor ve sahipleniyorlar.

Tabi bende çok seviyorum onları, onların o coşkusunu anlamamak mümkün değil. Onları birde şu yüzden de seviyorum; beni sahipleniyorlar ama asıl sahiplendikleri nokta Servet Kocakaya’nın sadece Bingöl’e mal olmuş bir sanatçı olmadığını hissetmeleri ve bunu hep beyan etmeleri. Sen bu ülkenin müziğini yapmalısın, bu ülkenin insanlarına hitap etmelisin sadece Bingöl değil İzmir’in Hakkâri’nin Edirne’nin insanlarına da hitap etmelisin. Bu anlamda bizi sahiplenmeleri var. Zaten sadece Bingöl’e kapanmış orada o duvarlar arasında kalmış olsaydık bu kadar ilgi göstermiş olmayacaklardı.

Bingöl ile ilgili kültürel anlamda bir projeniz var mı?

Tabiî ki çok istiyoruz Bingöl ile ilgili çok şey yapılabilir ama lokal çözümleri ben doğru bulmuyorum. Tabiî ki Bingöl’ün siyasetçilerinin kendi şehirleriyle ilgili bir takım değerlendirmeler ve icraatlar yapması normal. Ama biz sanatçıyız Bingöl’ü de İzmir’i de Mersin’i de aynı şekilde, aynı uzaklıkta görmeliyiz. Onların sorunlarının hepsini bir yerde toplayıp bu sorunların genel çözümlerinde ancak ilgilenebiliriz. Bingöl’ün sorunu benim sorunum olduğu kadar İzmir’in Sorunu da benim sorunum, bu ülke benim ben öyle bakıyorum. Bingöllüler de böyle düşünüyor, herkeste bunun farkında. Bir ülkenin genel bir sorunu var, politik sorunlar var, bir anlayış, bir etik sorunu var. İşte onların üzerine gidilmesi gerekiyor. Sorun Ankara’da onların bu anlamda çok çalışkan olması gerekiyor. Biraz daha dürüst olmamız gerekiyor, geçmişten günümüze kalan gerçekten güzel gerçekten doğru, etik değerlerin bir şekilde tekrar canlandırılması gerekiyor. Onlar biraz unutulmuş, gelenekçi bir insan değilimdir ama geleneklerin çok olumlu tarafları da vardır. Biz olumlu taraflarını bir şekilde hayatımıza katabilmeliyiz tekrar. Sorunumuz genel yani lokal değil.

Son günlerde Doğu ve Güneydoğuda yaşanan olaylarla ilgili neler söylemek istersiniz?

Çok üzücü, Diyarbakır’da bir konser planımız vardı bu olaylardan dolayı iptal ettik. Herkes sakin olmalı, biraz daha durgun, duru bir ortama ihtiyacımız var. Ölümler tabiî ki tasvip edebileceğimiz şeyler değil. Ne bir polisin ölümü nede dağdan ölüsüyle cenazesi gelmiş bir gerilla hiç fark etmez ben bir sanatçıyım çünkü ikisinin de ölümü benim canımı acıtıyor. Beni bir nebze olsun seven herkesi sakin olmaya davet ediyorum. Biraz daha olaylara sağlam ve sağlıklı bir kafa ile bakmak lazım.

Hükümetin bu olaylara karşı politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olaylara karşı tavırlarını tek tek yorumlamak bana doğru gelmiyor. Sorun genelse genel çözümler sunabiliriz. Biz savaşlara ölümlere karşıyız, bunun çok detaylarına girdiğimiz zaman inanınki yozlaşırız. Sanatçılarımızın detaylarda gezinmesi sanatı da sanatçıyı da o coğrafyada yozlaştırır. Bu kadar derin noktalarda hareket edemiyoruz, bizim böyle bir şansımız yok. Bunu doğruda bulmuyorum zaten. Ben sanatçıyım doğru ve güzeli sunarım, bundan kim nasibini alırsa alır, kim almıyorsa almaz bizim böyle bir duruşumuzun olması lazım. Halkın arasına girdiğimiz zaman zaten orada bir izdiham yaşanır ve birilerinin canı acır, küçük çocuklar orada ezilebilir böyle açıklıyorum ben bu olayları. Zaten biz bir aynayız bize bakıp kendilerini görüyorlar, yada kendilerini daha yukarı taşıyacak bir ayna görmek istiyorlar. Biz orada duruyoruz, hükümetin yada hükümetin savaştığı insanların politikalarıyla, siyasetleriyle ilgilendiğimiz zaman yozlaşıyoruz. Bu problemi de çözecek bir durum değil.

Doğu ve güneydoğunun sürekli terörle adlarının anılmasını ve terör dendiği zaman hemen herkesin aklına Kürt Halkının gelmesini nasıl buluyorsunuz? Bu önyargı nasıl kırılabilir?

Bu üzücü bir durum, bu nabzı yoklamak için bazen internete bakıyorum. Özellikle gençlerin, üniversiteli gençlerin nabzını merak ediyorum. Çok berbat bir bakış açıları var, yeni bir anlayış oluşmuş durumda, tabii buda bizi üzüyor. Bazı şeyleri ayırt etmek lazım, siyasetin dışında kalan bir yığın insanda var, siyasetin içinde kalan birçok insanda var. Bu nokta çok tehlikeli, bu noktada siz bir fikir beyan ettiğiniz zaman bu iki kesimden birisi yara alıyorsa çok sıkıntılı bir dönem geçiriyoruz demektir. ‘’Kürtler teröristtir’’ düşüncesi çok acı bir durum. O yüzden bu ülkede çok sıkıntılı bir dönem geçiriyoruz özellikle Kürtlere bazı kesimler tarafından terörist muamelesi yapılması bana acı veriyor. Çünkü Kürtler teröristtir dediğiniz zaman çok sıkıntılı şeyler yaşayacağız, öyle görünüyor.

Bu süreç düzelebilir mi?

Tabiî ki düzelir biz ne güne duruyoruz, bu noktada zaten bize çok iş düşüyor. Bizler birer melez olarak görüyoruz kendimizi. Ben hem Türk hem de Kürt olarak görüyorum kendimi. Türkçe olarak düşünüyorum, bu benim kendimi Türk olarak görmeme gerek ve yeter bir koşuldur. Kürdüm çünkü annem babam Kürt; Kürtçeyi anlıyorum, biliyorum, o kültürü çok iyi tanıyorum, bu da çok yeterli bir durum. Ben bir melezim bu noktada, bizlere çok önemli işler düşüyor ve Bizler taşıyıcı birer köprüyüz bu noktada. Ama aynı zamanda çok sıkıntılıyız çünkü kendini böyle tarif eden bir adamı belki iki tarafta yadırgayacaktır… Herkes serinkanlı olmalı, kimler saygı görüyorsa, ki bunlar genelde siyasetçiler oluyor, kendi şehirlerinde bunların çok dikkatli olması gerekiyor. Parti başkanlarının çok dikkatli olması gerekiyor, o gönül ceplerinden biraz harcamaları gerekiyor, ödün vermeliler yani. O yüzden nazik olmalı ve karşı tarafa çok saygılı davranmalı, başka yapacak bir şey yok bunu ancak bu şekilde çözebilirsiniz.

Karşı tarafı hiçe sayarsanız büyük bir savaşa girersiniz. Diyalog yok, şimdi herkes kendi çapında bir monolog yaşıyor. Zaten savaş budur kurşunların sohbet etmiş olduğu bir monologdur. Diyalog yoktur savaşta sadece kurşunların sesini duyarsınız. Bu yüzden çok sakin olunmalı; muhtarlar, belediye başkanları, ihtiyar meclisi üyeleri, milletvekilleri, bakanlar, parti başkanları, il başkanları, ilçe başkanları, hepsi çok kibar olmak zorunda, hepsi çok nazik olmak zorunda. Kendisinden olmayanı gördüğünde ayağa kalkmak zorunda, Tük Kürdü gördüğünde ayağa kalksın, Kürt Türk’ü gördüğünde ayağa kalksın. Herkes övünüyor misafirperverliğiyle ne oldu bu ülkeye, bu değerlere ne oldu? Oturarak konuşarak bunu halledebilirler…

Tanınmış, ünlü sanatçılar bir araya gelerek Doğu’da dostluk konserleri veremezler mi?

Bunu çok insana öneriyoruz, bakın ben Türklere Kürtçe, Kürtlere de Türkçe söyleyen bir sanatçıyım. Bundan öte bir eylem olamaz, barışın somut hali de budur. Birilerini barıştırmaya çalışıyorsanız bundan önemli bir tavır olamaz. Ey Türkler! Gidin birkaç tane Kürtçe öğrenin, ey Kürtler konserlerinizde lütfen birkaç tanede Türkçe söyleyin. Karşı tarafa bir mesaj vermek, saygıyı göstermek anlamında, o iletişimin hala kopuk olmadığını, bu anlamda hala bir umut olduğunu gösteren bir duruştur bu. Sadece Kürtçe söyleyen adamdan bahsediyorum bir tanede Türkçe okusun, sadece Türkçe okuyan bir kişiden bahsediyorum o da lütfen bir tane Kürtçe okusun bir mesaj göndersin…

Televizyonlar olabilir, konserler olabilir artık böyle bir sürece ihtiyacımız var. Ben bu anlamda gerçekten çok gönüllü bir yerde duruyorum ve birçok insana da kişisel bazda seslendik. Yani çıkıp gazetelerden, medyadan bunu dillendirmenin bir manası da yok. Şimdi işin içine kurgular girdiği zaman soğuk bir hava eser ve amacına ulaşmaz. O yüzden bu problemi saygı dışında kimse çözemez. Saygı ve insanın sahip olmuş olduğu utanç duygusu, onu yitirdikleri noktada savaş başlıyor zaten. Bu popüler insanların bu anlamda mesajlar vermesi inanın insanların kalbini çok yumuşatır. Çünkü toplum tarafından örnek alınan, takip edilen belli lezzetleri olan insanlar. Bu kişilerin özellikle bu anlamda kuracakları cümleler çok önemli. İbrahim Tatlıses bıyıklarını kesti, neredeyse gündemde sadece onun bıyıkları tartışılacak. Sadece bıyıklarıyla gündeme oturan bir sanatçı eğer Doğu ve Güneydoğuda yaşanan olayları yatıştırmak amacıyla dostane sözler sarf etmiş olsaydı belki de barış adına herkesin yüreğine su serpmiş olacaktı.

Son olarak özel hayatınla ilgili bir soru soralım, evlenmeyi düşünüyor musunuz, var mı birileri?

Zamanı gelince bende artık evlenmeyi düşünürüm. Şu an yok, zaten şu an evliliği yürütebileceğim bir yaşamım da yok, çok geziyoruz çünkü. Bu anlamda bende kimseye haksızlık etmek istemem biraz daha rutine dönebilirsek, elimizi ayağımızı çekebilirsek, daha düzenli bir hayat kurgulayabilirsek tabiî ki evleniriz.

Peki, evlilik sizi sanattan uzaklaştırır mı?

Benim şöyle bir hesabım var, burada söyleyeyim de bilsinler; bizler albüm yapmaktan asla vazgeçmeyiz, çünkü üretiyoruz ve olacak her zaman da olacak. Belki konser vermek gibi bir lüksümüz olmaz, çünkü bizi şu an yoran konserlerdir, şu an kimliğimiz bu konser sanatçısıyız. Sadece albüm yapacağım bir dönem oluşursa, tabiî ki uygunda bir insan olsa evleneceğiz. Bizler âşık olmadan evlenebilen insanlar değiliz. Öyle olamaz zaten imkânsız bir şey, buna gönlümüz karar veriyor, beyin sonradan devreye giriyor.
11-16-2009 02:36 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Kompozisyon Amca
Admin
*******
Admin





Üye Bilgileri

Üye no: 1

Katılım Tarihi :
Dec 2008

Rütbe : Admin

Mesaj Sayısı : 737

Rep Puanı : 9
Şuanki Durumu:  Çevrimdışı




Rep Ver:



Mesaj: #3
Cvp: Röportaj Örnekleri
Robert Pattinson Röportajı :

Mädchen.de : Vampir rolüne nasıl hazırlandın ? biraz bahseder misin ?
Robert Pattinson : Amacım gerçek bir Vampiri canlandırmak olmadı. Canlandırdığım karekterde bir Vampirle bir insanı bağdaştırmaya çalıştım. Benim tercihim tamamen insan özelikleri taşıyan vampiri canlandırmaktı.
Mädchen.de : Edward ile ortak yanların var mı ?
Robert Pattinson : Fiziksel olarak birbirimize çok benziyoruz. ( Güler ) … Hayır, çok değil; çok az özelliğimiz benziyor.
Mädchen.de : Edward karekterinde seni etkileyen nedir ?
Robert Pattinson : Edward kitapta her sorunu çözen kahraman olarak anlatılıyor. Kendi gücünün, özeliklerinin farkında değil, yaptığı iyilikler karşılığında teşekkür edilmesini anlayamıyor. O alcakgönüllü bir Kahraman. Ona : – ” Beni kurtardın ! ” denirse , Edward : -” Hayır, ben bir şey yapmadım ” der.
Mädchen.de : Hangi süper güçlerinin olmasını isterdin ?
Robert Pattinson : Zamanı durdurmayı isterdim. Ama süper güçlerle ilgilenmiyorum. Süper güçlerin oldugunda, çevrendeki insanların yardım talepleriyle uğraşırsın. İnsalar sana gelip süper gücünü kullanmak için sorabilir. Süper güce sahip olmak çok zengin olmak gibi. Çok zengin olursa, insanlar gelip borç ister, iste Süper güçlere sahip olmak gibi bir sey.
Mädchen.de : Çekimler esnasında oyunculuğundan kattığın ne oldu ?
Robert Pattinson : Hiç bir kötülük yapmadığın halde ürkütücü gözükmeye çalismak, iyi olup korkunç olduğunu yansıtmak. Vampir rolümde kimseyi öldürmüyordum. Vampir oldugunu gizleyen, korkunç taraflarını gösterdiğin halde öldürmemek. İşte bu…
Mädchen.de : Kötü Vampiri canlandırmak senin için daha mı kolay olurdu ?
Robert Pattinson : Kesinlikle, evet.
Mädchen.de : Alacakaranlık’ta hoşlandığın karekter hangisi ?
Robert Pattinson : Sanırım James. Oynamayı arzuladığım diğer karekterlerden birisi James olurdu. Eğlenceli bir rol.
Mädchen.de : Çekimlerde eğlenceli bir sahneni anlatır mısın ?
Robert Pattinson : Çekimlerin hemen ilk günü Bella’yı kurtarma sahnesini çekiyorduk. Gerçek bir kahraman olarak Bella’yı kollarıma almalıydım. Sahnem için kostüm, incecik Kristin’i kaldırıyordum ki baldırıma kramp girdi. gerçekten utanmıştım. ( Güler )
11-16-2009 02:37 PM
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Mesaj Önizleme 


Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Röportaj Örnekler Kompozisyon Amca 0 382 11-16-2009 02:34 PM
Son Mesaj: Kompozisyon Amca
  Röportaj Örneği Kompozisyon Amca 0 2,083 03-25-2009 09:46 AM
Son Mesaj: Kompozisyon Amca
  Röportaj Nedir Kompozisyon Amca 0 360 03-25-2009 09:45 AM
Son Mesaj: Kompozisyon Amca

Foruma Git:

örnekleri örnekleri

Türkçe Çeviri: MybbDestek | Powered by MyBB | Copyright © 2002-2010 MyBB Group
Site Map


İngilizce Kursu | İngilizce Kursu | 5 günde ingilizce

Sitemizden İzinsiz Yazıların Kopyalanıp Başka Sitede Yayınlanması KESİNLİKLE Yasaktır.Aykırı Davranışlarda Bulunanlar Hakkında Gerekli İşlemler Yapılacaktır.




Sizde Sitenizin Yükselmesini İstiyorsanız Alexa Toolbarı Buraya

Tıklayarak İndirin...