ÖRNEK MEKTUP
ÖRNEK MEKTUP
SEVGİLİ MİLENA
Altın kalplim.
Dün gece sen uykudayken uyanıverdim uykumdan. Hayır ağlamadım. Giderken demiştin zaten ağlamak bana hiç yakışmıyormuş. Ağlayacak olursan gökyüzüne bak demiştin. Baktım işte gökyüzüne. Yıldızlar, dizilişleriyle göz bebeklerini çizmişler. Siyah bir pelerinde açıvermiş iki ışıklı inci.
Sabahı bekleyemedim. Güneş, uzak çatıların üzerinde ışıklarını oynaştırmadan çıkıverdim sokağa. Ne gördüm dersin Milena? Çiçekçi Bayan Rosa erkenden açıvermiş tezgâhını. Elinde sıcacık çay, yine biriktirmiş parmaklarını, öylece gülümsüyor. Gözlerini görmeliydin. Bir tapınaktan içeri girmek ister gibi yüzündeki çizgilere doluşmayı bekleyen ihtiyarlığı, gözleriyle utandırıyor. Ezik ve kaçkın, çokça utanmış bir ihtiyarlık yüzünün eşiğinde bekleşip duruyor. Saçlarını görmeliydin. Sanki çiçeklerin hepsinden görünmez bir çiçek yapıp saçlarıyla değişmiş. Ne çok severdin Milena, Bayan Rosa’nın şefkatli ellerini. Karanfil istedim. Verdi karanfilleri. Kızıl, kadife, yumuşacık. Kokladım. İçimden sen aktın.
Anladın, biliyorum, Milena. “Yapma” demiştin, “sakın gelme, görmek isteme beni!” demiştin. İstemeyebilseydim inan gelmezdim. İstemeyebileceğimi aklımdan hiç geçirmedim.
Kalıpçılar Sokağı’na kadar yürüdüm sonra. Köşede Elsa’nın akvaryum dükkânı açık. Elsa’yı bilirsin Milena, tam bir balık sevdalısıdır. Suda hışırtıyla kulaç atan pasparlak, rengârenk balıklarına şiirler yazan tek kadındır. Ona kalsa, balıklar daima doğruyu söylermiş. Suyun dışında yaşayabilen bir balık henüz var olmadığından her balığın öfkesi, sudaki yazı gibi uçup gidermiş. Bir balık olmak istermiş Milena, düşünsene, öfkesiz yetişkin bir balık. “Günaydın Elsa” dedim. “Nasılsın?” Karanfillere baktı. Kızıl, kadife, yumuşacık. Anladı.
Köşede, o kaplumbağalara benzeyen minibüsleri beklemeye başladım sonra. “Bizim kaplumbağalarımız bunlar” derdin Milena, “beslemenin bir yolunu bulmak lazım” derdin. Gülümserdin. Hele akşam çökünce farlarını haşarı çocukların gözleri gibi açan aynaları kurdeleli o yeşil mi yeşil olanına, “bizim bebek kaplumbağamız” derdin. Beklerken Rico çıkageldi. Yokuşun başından bu tarafa doğru usul usul indi. Akordiyonu elbette ki elindeydi. Yürümeyi öğrenmiş tatlı melodiler. Siyah tüylü şapkasıyla ince mavi fuları da. Ruhunu notalara adamış bir adamın kendinden geçmişliğiyle selam verdi. Akordiyonuyla yakasındaki rozet de öyle. Rico yakaladı akordiyonu sanki koşup yanıma gelmek istemişti. Çırpınıverdi akordiyon “bırak beni, bırak” dedi. Körüklerini şişirip usulca gevşedi ve ardımdan seslendi : “Hatırla Sevgili”
Ah Milena,
Altın kalplim.
Yol ne uzun geldi bana bilemezsin. Gidildikçe uzuyordu bu yol, eminim. Boyuna inatçı kesiliyordu, sonuna kadar uzun kesiliyordu bu yol. Gittikçe daha az gitmişlik ediyordu. Sana yaklaştıkça ulaşılmaz kılıyordu seni. Tutunmak istedikçe sana, seni benden alan o baş döndürücü dolambaçlarını başıma doluyordu. Sendeleyerek durduğumuzda başımı kaldırdım.
Milena’m,
Biricik sevgilim,
Oradaydın işte.
Cıvıldaşan kuşların, ağaçların, koyu hışırtıların, bütün başlangıçlarla bütün bitişlerin ve yaşamdan geriye kalan ak sütunların arasındaydın. Hayatın ortasında yazmaya kalkışan büyük beyaz kalemlerin arasında kalmıştın. Şurada mavi, burada kırmızı bir keder çıt diye açılıveriyordu. Çiçek tarhlarına temiz çamaşırlar gibi serilip kalıyordu. Büyüyordu. Büyütüyordu. Güneş değmiyordu tenine. Henüz uyanmamıştın. Saydam hüzünlerini peşi sıra sürüyen kadınların arasından geçip sana ulaştım. Usulca kucağına bıraktım karanfilleri. Kızıl, kadife, yumuşacık. İnan, ne olur, hiç ağlamadım.
Biliyorum, Milena. “Yapma” demiştin, “sakın gelme, görmek isteme beni” demiştin. İstemeyebilseydim inan gelmezdim. İstemeyebileceğimi aklımdan hiç geçirmedim.
Zafer Ketizmen
|